btbilgi

Kabul etsek de etmesek de insanlar, dinsiz olabilirler. Hatta yaratıcılarını bile inkâr edenler vardır. Ama anatomik bozukluk hariç, dilsiz olabilen hiç bir insana rastlamak mümkün değildir. Elbette insan dilini,  doğduğu yöre, yetiştiği toplum ve onun en küçük parçası olan ailesinden öğrenir dolayısıyla yaşamı boyunca içinde bulunduğu fiziksel ve psikolojik durumlarını belirtmek için  bir takım sesler çıkarır  ya da hareketler yapar ki; bunların tümüne  geniş anlamı ile dil diyoruz. İhanet.

Dil, toplu yaşamanın  gerektirdiği  en önemli zorunluluk  ve bu zorunluluğun  doğasındaki en önemli araç. Zira duygu, düşünce, bilgi ve kültür onun vasıtasıyla  bir başkasına ya da başka bir zamana aktarılabilinir. Ancak her yaşam olayı gibi dillerin de, kullanım kargaşası ve yozlaşmalarına karşı korunmak için kendilerine özgü yapısal ve düzenleyici kuralları vardır; bu suretle her isteyenin istediği gibi gelişi güzel hareket etmesinin önü alınmış olur. Zira sanatta,  bilimde, inanç ve duyguda birlik ve beraberlik  sağlayamayan,  anlaşma gerçekleştiremeyen  hiçbir iletişim şeklinin DİL adını alması mümkün değildir ki; bu açıdan bakıldığında tüm diller için de “ANLAMAK ya da ANLAŞILMAK” son derece önem taşımaktadır.

Ancak her dilin, konuşulduğu yer ve töreye göre söyleniş ya da ağız farklılıklarının olması elbette kaçınılmazdır ama “Çağdaş Medeniyet Seviyesinde”  bir ülke ve millet sayılmak için de DİLİNİN “ses, biçim ve tümce yapısını inceleyen DİLBİLİM Disiplinine sahip olması gerekliliği de yadsınamaz. Zira tarlada konuşulan dili, kentte; kahve yarenliğinde konuşulanı da bilim ve sanatta kullanmak mümkün değildir. Dolayısıyla her ülke için kendi dilinin kendine özgü bir kreması ya da kalitesi olan seviyesi vardır. Örneğin İngiltere’de BBC,  Amerika’da Boston İngilizcesi, Almancada “Hoch Deutch” o dillerin kalite seviyesidir. Benim dilim Türkçemin de “İstanbul Türkçesi”, üstün kalite niteliği taşıyan diller arasında bulunduğunu görmek;  elbette milli bir gurur duymak için önemli bir faktördür. Zaten yeryüzünde yaklaşık 4 bin dil konuşulmaktadır ki; bunların ilk yedi’si: Çince; Hintçe; İspanyolca; İngilizce; Fransızca; Rusça ve Türkçedir. Bilindiğine göre Güzel Türkçemizin tarihi, 3000 yıl öncesine kadar gitmektedir. 32 dil bildiği için 1988’de Babil Dünya Ödülü almış olan Johan Vandevvelle  “Yıllar boyu Türkçe’nin Kurallar sisteminin işleyişini inceledikçe satranç oyununa olan yakınlığını daha çok farkına varıyorum. Çünkü satrançta kurallar; mantıklı, basit ve az sayıda olmasına karşın, sonsuz kullanılma imkânı verir. Türkçe’nin olağan üstü Sistematiği onun gücünün ve müziğinin büyüsünü ortaya koymaktadır diyor.

Gerçi güzellik görecelidir ve herkese göre değişen nitelikler taşır ama  bilimsel açıdan bakıldığında evrensel bir güzelliği tanımlamak da mümkündür ki; dil için bu evrensellik “seslerin doğal ahengi ve musikisi” “dilin yapısı ve işleyişi” “ünlülerinin dolgunluğu ve çokluğu“doğurganlığının nitelikliği“dir der bilim.. Ancak nedense biz Türkler Arabesk müzikle, bol kullanılan yabancı kelimelerle, utanmadan asılan uyduruk tabelalarla, moda taklitleriyle  kendi kendimize ihanet eden ender örneklerden birini temsil etmekteyiz.

Özellikle kültürlü geçinenlerimizin yaptıkları  utanç verici ‘dil yanlışları’ ilginç örnekler olarak iletişim hayatımızı kirletmektedir. Örneğin “Bir şey” ifadesi “güzel bir şey”, “iyi bir şey” gibi sadece sıfatlarla birlikte kullanılıp  “kalem bir şey”, “masa bir şey” gibi ad’lar ile asla kullanılamazlarken; bir AD olan HAYRET sözcüğü ile bir araya getirilip “Hayret bir şey” şeklinde konuşma dilimize sokulması ve “Hayret edilecek bir şey” yerine kullanılması cahil utanmasına bile sığmaz. İsim niteliğinde bir sözcüğün yanına gelerek “Kadın- Kadınsı” “Çocuk-Çocuksu” örneklerinde olduğu gibi benzerlik niteliği oluşturan “-sı”  ekini  CAN  sözcüğüne  “-ısı”  şeklinde ekleyerek canısı gibi çirkin bir uydurukçayı sözcüklerimiz arasına sokmak dile yapılan büyük bir saygısızlık anlamı taşımaktadır.

Bir  yönetimsel durum belirtme görevi yapan yönetici, sorumlu gibi sözcükleri unvan yerine kullanmak;  Hava, su, ev gibi ad halindeki sözcükleri “HAVA’landırma; SU’landırma; EV’lendirme” gibi eylem haline getirmek için kullanılan -landırma ek sözcüğünü, bir yere konma ya da susanı konuşmaya zorlama gibi hallerde kullanılan emirle birleştirerek ‘Konuş’landırmak şeklinde kural dışı sakat bir sözcük türetmek; her hangi bir şey bağlanmadığı halde “Alo  bağlıyorum” demek;   Değil mi? yerine ‘Dimi’yi kullanmak; ilk hecesi kısa, ikinci hecesi uzun okunacak ‘bile’ anlamındaki DAHİ(DA-Hİİİ) sözcüğünü,  iki hecesi de uzun okunması gereken ‘deha sahibi’ anlamındaki (DAAAHİİİ) sözcük gibi okumak cehalet bile denemeyecek  kadar  acınacak bir zavallılıktır.

Hele hele dilimizde,  Suyun çıktığı yerlere  “Su Kaynakları”, Enerji üretilen yerlere  “Enerji Kaynakları”; Paranın temin edildiği yerlere de “Para kaynakları”  dendiğine göre; dil kurallarına uyma disiplin ve ahlâkı gereği İnsanların Üretildiği ve  oluşup  çıktığı yer  olan Kadınların Rahimlerine de “İnsan Kaynakları” denmesi  doğal bir gerekliliktir. Ancak dilimizin özelliği dikkate alınmadan yapılmış utanılacak bir “akademik  tercüme” eylemi yüzünden “insan kaynakları” sözcüğünün KURUMLARDAKİ bir ‘ünitenin ve/veya fonksiyonun’ adı olarak kullanılır hale getirilmesi dilimiz açısından gerçekten UTANÇ verici bir İHANETTİR. 

Atatürk’ü ”sevmek demek”; Dil ve Tarih Bilincine sahip olmak ve nankörce ihanet etmemek demektir. ihanet, ihanet, ihanet.

Yorumlar
btbilgi
PAYLAŞ
blank
1934 doğumlu Modern Yönetim ve İnsan Mühendisliği Uzmanı Avukat .Ergun Zoga, Ank. Üni. Hukuk Fak. mezunu olup ABD'de Pittsburgh Üniversitesi Graduate School of Public and International Affairs Administrative Management Ins. ile ARMY Management Agency’de organızasyon metod (o&m) ve insan mühendıslığı (human engineering) konularında ileri mesleki eğitimini tamamladı. Kamu Sektörü İdari Reform Çalışmalarındaki hizmeti nedeni ile Amerikan Büyük Elçiliği Üstün Başarı Takdirnamesi (1965) ; 6. Türkiye Bilgisayar Kongresi’nde en iyi bildiri sahibi olarak Birincilik Ödülü (1989); Lions olmamasına rağmen Eğitim ve iletişim hizmetleri nedeni ile Uluslararası Direktör takdirnamesi (l994) ve 8.Dönem Plan hazırlık çalışmalarındaki katkısı nedeni ile DPT teşekkür ve takdir belgesi (2000) aldı. TODAİE, T.Hv.K.K.’lığı Esk. İkm; İst.Kköy Maarif Koleji, İst, İTİA Yönetim Bilimleri Ens.; İ.Ü.Siyasal Bilgiler Fakültesi Yüksek Lisans ; Marmara Çağdaş Bilimler Vakfı Yönetim Teknikleri Pre MBA, İst. Tic. Üni.Lisans üstü. Kavram MeslekYük.Okulu programlarında öğretim görevlisi olarak çalışan Ergun Zoga, İçişleri Bakanlığı Meslek Kurslarında ve Boğaziçi, Yıldız Teknık Üni.lerinin çeşitli sertifika programlarında da görev almıştır. Yönetim alanında (NİÇİN EĞİTİM) adlı ilk Türk dokümanter filmini hazırlamış bulunan Ergun Zoga’nın basılmış İdarecilik ve sanatı (üç bası); Beşeri İlişkiler; İnsanımsılıktan Kurtuluş (dört basım) adlı kitapları ile çeşitli makaleleri mevcuttur. Nüfus kâğıtlarının bugünkü şekline dönüşmesinin ilk araştırmasını yapan; Biyoritm Tekniğinin çalışma hayatımızda ilk kez uygulanmasını sağlayan ve Mr. Tony Lanza’nın çalışma grubunda Milli klavyenin (F klavyesi) Standardizasyonu çalışmalarına katılmış bulunan Ergun Zoga konuşmacı, emeklilik nedeniyle ayrıldığı 01.06.1979 tarihine kadar Sevk ve İdare Geliştirme Merkezinde Uzman, Gn Md.Yrd ve Genel Müdür olarak 11 yıl görev yaptı. Ayrıca Koç Holding Eğitim ve Geliştirme Merkezi Kogem’in ve Azerbaycan’da Ataakademi'nin kurucusudur.