btbilgi

İrlanda kökenli altı çocuklu yoksul bir rahibin beşinci çocuğu olan Emily Brontë (1811-1848) annesini üç yaşında veremden kaybettikten sonra bütün ömrünü dünyadan izole bir köyde geçirdi. Fakat kardeşleri edebiyatla ilgilenen, yetenekli kişilerdi. Yazar bu romanın ana kahramanları gibi erkenden (otuz yaşındayken) öldü.

Onun şiirleri dışında edebiyata armağan edebildiği tek yapıtı bu romandır.

nicomedianOlaylar 18. yüzyıl sonlarında Kuzey İngiltere’de geçer. Uğultulu Tepeler aslında bir çiftliğin ve içindeki konağın adıdır. Buraya en yakın komşu konak ise Trushcross Grange (veya kısaca Grange) adını taşır. Romanın kahramanları bu iki konağın insanlarıdır. Uğultulu Tepeler Earnshaw ailesine, Grange ise Linton ailesine aittir. Olayı Grange’e kiracı olarak gelen Lockwood adlı bir anlatıcıdan, yani tarafsız bir anlatıcıdan öğreniriz.

Lockwood’un bazı gözlemleri olmakla birlikte, aslında ona geçmişte olanları anlatan da Nelly Dean adındaki kâhya kadındır. Dolayısıyla romanın iki anlatıcısı vardır. Nelly yaklaşık kırk yıllık bir dönemde geçen olaylara yakından tanık olmuştur. Roman 1801 kışında Lockwood’un Uğultulu Tepeler’de yaşayan ev sahibini ziyaretinde gördüklerini günlüğüne geçirmesiyle başlar. Burada, yalnız bu evde yaşayan Cathy, Hareton ve Heathcliff değil, aynı zamanda evin köpekleri bile kendisine düşmanca yaklaşır.

Uğultulu Tepeler’in gerçek mekânı olduğu düşünülen yer: Top Withens. Foto: Tim Green.

Fırtınalı bir mekân
Uğultulu Tepeler kalın duvarlı, karanlık yüzlü, iyice eskimiş ve görece küçük bir binadır. “Uğultulu Tepeler’e bir gece katlanmaktansa sonsuza kadar cehennemde yaşamaya razıyım,” der roman kahramanlarından Isabella. “Cehennemden kurtulmuş bir ruhun mutluluğu içinde, yokuş aşağı, sendeleye sıçraya, uçar gibi koştum, virajlı yolu bırakıp doğruca kırlara yöneldim, bayırları aşıp fundalıkları geçerek Grange’in yol gösterici ışığına doğru geldim.” (age. s.196) Burada kullandığı bütün sıfatlarda bu iki evin apayrı iki dünya olduğuna atıf vardır.

Biri yokuşta, bayırda, fundalıklar ortasında, öteki düzde, kırların ortasında, yol gösterici bir ışıkta, adeta cennetten bir köşedir bu evlerin. Sözcük anlamı olarak ardıç kuşu ve haç çiftliği anlamına gelen Trushcross Grange tipik Victoria çağı romanlarındaki gibi huzur verici bir doğayı imlerken, Uğultulu Tepeler, dönem romanlarındaki pastoral güzelliklere tezattır. Bu özelliğiyle korku verici, ıssız dağ başlarında geçen gotik romanlar geleneğinin de izleyicisi olmaktadır.

Birçok defa filme alınan Uğultulu Tepeler’den bir sahne. Başrolde Lawrence Olivier ve Merle Oberon (1939) Kaynak: Wikipedia

Başta Heathcliff olmak üzere roman kişilerinin davranışları mantık ve akıldan çok aşk, nefret ve intikam gibi güçlü duyguların etkisi altındadır. Bu anlamda hem başkalarına hem kendilerine zarar verecek davranışlar sergilerler. Özellikle Uğultulu Tepeler çiftliğinde şiddet ve sevgisizlik ortamı egemendir.

Heathcliff: Uğultulu Tepeler’in sahibi tarafından şehre indiği bir gün, sokakta bulunulup evlat edinilmiş kimsesiz bir çocuktur. Belki İngiliz İmparatorluğu sömürgelerinden gelme bir yerli ya da bir çingenedir. Doğum tarihi bilinmediği gibi bir adı da yoktur aslında. Ona Heathcliff yani çalılık ve sarp kaya adı takılır ve bu ad onun güçlü ve çetin kişiliğini vurgular. Yaşadığı sert hayat koşullarıyla iyice katılaşmış biridir. Başkalarına olduğu gibi kendine karşı da acımasızdır üstelik. Siyah saçları ve esmer teniyle, beyaz tenli ve sarışın İngilizler arasında çirkin ördek yavrusu muamelesi görür.

Heathcliff eve getirildiğinde Hindley Earnshaw on dört, kız kardeşi Catherine altı yaşındadır. Heathcliff evin oğlu Hindley’nin büyük nefreti altında bir çocukluk geçirir ve ikisi arasındaki gerilim ömür boyu sürer. Ev sahibinin oğlu tarafından aşağılanması ve küçümsenmesi onda son derece güçlü intikam duyguları uyandırır. Bu hislerle en sonunda Uğultulu Tepeler’i de Grange’i de ele geçirip ev sahiplerini mahvederek intikamını almayı başaracaktır. Hayattaki tek dostu ev sahibinin kızı Catherine’dir. Onun kendisiyle evlenmeyeceğini, sırf zengin, yakışıklı ve kibar diye sevmediği birini eş olarak seçtiğini öğrenince nefreti daha da bilenir ve evi terk eder. Birkaç yıl sonra Catherine’in karşısına para kazanmış ve eğitim görmüş biri olarak tekrar çıkar. Catherine’in onu tekrar görmekten çok memnun olması, kocasının kıskançlığına neden olur. Üstelik Edgar’ın kız kardeşi Heathcliff’e âşık olur ve evlenirler. İşte bu evlilik Heathcliff’e Grange’in sahibi olmanın yolunu açar. Öte yandan Heathcliff kumar yoluyla Uğultulu Tepeler’e de sahip olur.

Catherine Earnshaw: Güzel, akıllı ama arada bir başının dikine giden bir kızdır. Çocukluğunda yaptığı yaramazlıklarıyla ünlüdür. Heathcliff de yaramazlıklarında ona eşlik etmiştir. Heathcliff’in adeta ruh ikizidir. Birbirlerine âşık olmakla birlikte ihtiraslı Catherine zengin ve kibar biriyle (Edgar Linton) evlenmeyi tercih eder. Bu evlilik onun için belki cennete düşmek olacaktır ama o yine de, bu cennetten kaçmayı, öteki yarısı saydığı Heathcliff’le buluşmayı arzu edecektir. Bu evliliği yapmakla hayatının hatasını yaptığını en başından beri bilmektedir. Fakat çözemediği bir çelişki içindedir. Aşk mı statü mü ikileminde statüyü tercih eder. Özgür ruhunu bir hanımefendi olmak uğruna bir konağa hapseder. Kendi ruhunu Heathcliff’inkiyle eş görürken kocasının ruhunun kendisininkinden ay ışığıyla şimşek veya buzla ateş kadar farklı olduğunu söyler.

Catherine bu çözülmez çelişkiler içinde kendi sonunu hazırlar. Aslında onun için ölüm tek çaredir. Kendini açlığa mahkûm ettiği, fiziksel ve ruhsal olarak tükendiği kısa bir hastalıktan sonra kızı Cathy’yi doğururken ölür ve ondan sonra roman kişilerinin karşısına hayalet olarak çıkar. Hatta romanın anlatıcısı, aklı başında biri olan Lockwood bile onu rüyasında hayalet olarak görür. Fakat hayaletten asıl etkilenen elbette Heathcliff’tir ve Catherine’in hayaletli odasına kendisinden başkasının girmesini yasaklamıştır.

Dönemi içinde ayrıksı bir roman
Uğultulu Tepeler’de gotik özellikler romanın büyükçe bir bölümünde izlenebilir. Kitapta birçok hayalet sahnesi anlatılır.

Catherine ölmek üzereyken Heathcliff’le son kez görüştüklerinde, ona acılarının tek sebebi olduğunu, yakında öleceğini, Heathcliff de ölüp kendi yanına gelmeden ruhunun mezarında rahat etmeyeceğini söyler. Nitekim bu kehaneti gerçekleşir. Hayalet olarak geri gelir ve Heathcliff’in karşısına çıkar Catherine. Ta ki Heathcliff ölene kadar…

Hayaletlere inanmak 19. yüzyılda halk arasında yaygın bir inançtır. Nitekim romandaki köylüler, ikisinin de ölünce hortladığına inanmaktadır.

Hayalet sahnelerinin ilki, romanın daha başlarında karşımıza çıkar. Bay Lockwood ev sahibini ikinci ziyaretinde bir kar fırtınası yüzünden geceyi Uğultulu Tepeler’de geçirmek zorunda kalır. O gece yattığı odanın tahtalarına Catherine ismi kazınmıştır ve rafta onun günlüğünün kimi bölümlerini bulur. Lockwood o gece rüyasında pencereye bir ağaç dalının çarptığını, bundan kurtulmak için camı kırdığını, dışarıda fırtına olduğunu ve kolunu dışarı uzattığında buz gibi bir el tarafından elinin yakalandığını görür. Dışarıda bir çocuk yüzü vardır ve bir ses kendisinin Catherine olduğunu söylemekte ve içeri girmek için yalvarmaktadır. Lockwood paniğe kapılır ve kolunu kurtarmaya çalışır. Bu amaçla hayaletin bileğini cama sürter. Kan aktığını görünce yaşadığı korkuyla uyanıp çığlık atar. Gürültüye uyanan Heathcliff onu Catherine’in çocukluk yatağında bulunca şiddetli bir öfkeye kapılır ve odadan çıkmasını söyler. Aynı zamanda büyük bir acı içindedir; odada yalnız kaldığını sanarak pencereye koşar ve ağlayarak Catherine’in hayaletine içeri girmesi için yalvarır.

Heathcliff hayalet görmeye Catherine’in öldüğü gece başlamıştır. O gece gidip mezarı açmaya kalkmış, sonra birinin arkasında durduğunu ve bunun Catherine’in ruhu olduğunu, yani onun toprağın altında değil üstünde olduğunu hissetmiştir. “O benim yanımdaydı; eve kadar da benimle geldi,” diye anlatır. Catherine’in odasına koşar, onu her an görecekmiş gibi bir hisse kapılmıştır. Evden her uzaklaşışında onun Uğultulu Tepeler’de bir yerde saklandığını düşünerek hemen eve dönmeye bakar. Catherine’in odasında yatmak istese –oradan daha önce kovulmuş olduğundan- yatamaz, gözlerini kapadığı anda, Catherine’in ruhu ya pencerenin dışında belirir ya da odaya girer ve başını yastığa koyar. Onu görmek için gözlerini açması gerekir ama her defasında düş kırıklığına uğrar. Böylece on sekiz yıl geçirir. İç huzuruna kavuşmasının tek yolu, Catherine’in evde değil mezarda olduğunu görmesi olacaktır.

Nitekim Heathcliff, Edgar öldüğü sırada, mezarcıya Catherine’in mezarını açtırır ve onun orada yüzünün on sekiz yıldır bozulmamış halde yattığını görür. Tabutun kendinin gömülmek istediği taraftaki çivilerini gevşettirir. “Böylece Edgar Linton’ın zerreleri bize ulaştığı zaman biz birbirimize iyice karışmış olacağız,” der (age. s.311). Ölüleri huzursuz etmeye utanmıyor musunuz? diye tepki gösteren Nelly’ye ise şu karşılığı verir: “Catherine’i huzursuz etmek mi? Hayır! Tam on sekiz yıl, gece gündüz o beni huzursuz etti. (…) Biliyorsun o öldüğü zaman deli gibiydim, bana dönsün, ruhu bana dönsün diye sabah akşam dua ediyordum. Ben ruhlara epey inanırım. Onların aramızda yaşayabileceklerine, zaten aramızda dolaştıklarına da eminim.” Gerçekten de on sekiz yıl boyunca Catherine’in ruhu onu rahat bırakmamıştır. Fakat bu olaydan sonra huzura kavuştuğunu, rüyasında kendini sonsuz uykuya dalmış, yüreğini durmuş gördüğünü söyler.

Kısacası bu roman, o püriten dönemin roman özelliklerinin dışına taşan, mekân seçimi, içlerinde çok güçlü aşk ve nefret duyguları barındıran kişileri, hayaletleri ve kimi zaman eski bir mezarı kazıp tabutu açmaya varan çarpıcı olaylarıyla gotik nitelikler taşıyan bir romandır.

En ilginç olanı ise, Emily Brontë gibi küçücük bir Yorkshire köyünde yaşamış bir on dokuzuncu yüzyıl kadınının, böylesi çağının çok ilerisinde bir romanı meydana getirebilmiş ve bu romanıyla o küçücük köyden, bütün dünyaya ve yüzyıllar ötesine sesini duyurabilmiş olmasıdır. Hayatı hakkında çok az şey bilindiği için şimdilik bunu nasıl başardığını açıklamanın da olanağı yoktur.

Yorumlar
btbilgi
PAYLAŞ
blank
Kitap çevirmeni. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunudur. Edebiyattan fırsat buldukça gezer-yazar. Gazeteci eskisi (!). xTRlarge okurları için zaman zaman gezi notlarını ve kitap eleştirilerini paylaşacak.